Bu bina uyku bilmez; bizi de uyanıklığa mahkum eden amansız, kesintisiz bir nöbettir. İçinde durmak imkansızdır, çünkü durmak “şimdide var olmayı” kabul etmektir; oysa bu mekan bizi geçmiş ile gelecek arasında sonsuz bir askıda kalmaya sürükler. Burada ne felaketin ne de kurtuluşun haberi vardır. Bu Möbius şeridinde “yukarı” ve “aşağı”, hareket için yalnızca sahte pusulalardır.
Oysa merkezde, avlu vardır.
Açık, karanlık, derin ve bize bakan bir boşluk. Kalp, bu hiçliğe çökmeyi, “oluş”un daimi ödevinin ağır yükünden ve seçimin sonsuz kaygısından kurtulmayı arzular. Bu boşluğa düşmek, teslimiyetin tatlı ayartısıdır; yerçekimine boyun eğmek, belki de fiziğin bizi özgürlüğün ağır yükünden kurtarması umuduyla.
Ama bina bırakmaz.
İç ile dış arasındaki sınırı kendi içinde eriten bu geometri, bu acımasız şerit, seni boşluğun kıyısından kaldırıp kendi kısır döngüsüne geri götürür; paralel parmaklıkların ardından görüldüğünde parçalanmış ve harap olmuş bir gökyüzüne doğru. Sanki yüce olan bile bu mekana hapsedilmiştir ve hakikat, kesik kesik ışık parıltıları biçiminde, yüzlerimizin üzerine çizgiler çizdikten sonra kaybolur. Yarın da aynı olacaktır. Tekrar, mahkum edilmiş varoluşumuzun ilk yasasıdır.
Ama selvi…
Selvi, bu boşluğun kalbinde, tek başına ve sessizce durur. Yanıltıcı bir varış noktasına ulaşmak için acele etmez; mevsimlerin tekrarlayan dönüşünden acı çekmez ve şikayet etmez. Selvi, “Möbius mantığından” kökten özgürdür. Neden? Çünkü “meyve mantığına” boyun eğmemiştir. Önceden belirlenmiş bir “öz” taşımaz; onu fayda zincirlerine bağlayacak bir meyve yükü sırtlamaz. O, dünyanın ellerinde bir araç değildir. Tüm anlamı, tam da bu “ağırlıksızlıkta” ve salt “durma” ediminde yatar.
O, binanın sırrını daha mı erken anladı, yoksa bina mı ağacın sırrının etrafına sarıldı?








